AHMET YILDIRIM YAZDI; PERŞEMBENİN GELİŞİ

Barzani, hiç kimseyi, kimseleri dinlemeyip referandumu
yaptı. Şaşırdık mı? Hayır! Bunun böyle olacağı belliydi.
Öncelikle, öteden beri, ya da Atatürk’ten sonra
uygulanan günübirlik, hiç değilse elli yıl / yüz yıl
sonrasını hedeflemeyen dış politikalar buna neden
oldu.

Evet, bunun böyle olacağı belliydi. Ne güzel söylemiş
atalarımız, “Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir.”
diye. Aynen hikâyedeki gibi:

Küçücük evinde, yalnız yaşayan bir ihtiyarcık varmış. İhtiyar, her yıl kışa hazırlıksız yakalanır, hem yakacaksız hem de aç kalırmış. Bir gün Kış Baba’ya:
“Gelecek yıl, gelmeden bana haber ver de hazırlık yapayım,” demiş.
İlkbahar, yaz geçmiş. Sonbahar gelmiş. Ağaçlar yapraklarını dökmüş, göçmen kuşlar sıcak ülkelere
gitmiş, yağmurlar çoğalmış, soğuk rüzgârlar esmiş. Ama ihtiyar oralı olmamış. Kışa hazırlanmadan,
“Nerde çalgı, orda kavgı.”[1] yaşamına devam etmiş.
İlk kar uzak dağlara yağmış. Rüzgâr daha soğuk esmiş. İhtiyar, yine aldırmamış. Bir gün bakmış ki, karkapıda! Evinin penceresine kadar yükselen karlara seslenmiş:
“Kış Baba! Hani gelmeden önce haber verecektin?”
Kış Baba,
“Yağmur olup yağdım, rüzgâr olup soğuk soğuk estim, göçmen kuşları sıcak ülkelere uğurladım. Sonra dakar olup dağlara yağdım. Daha sana nasıl haber vereyim?” demiş.
Şimdi, kısaca yakın geçmişimize bakalım, yaşananlar, yukarıdaki hikâyeyle nasıl da örtüşüyor:
1991 yılında, görünüşte sivilleri Saddam’dan korumak için kurulan; ama asıl işlevi Kuzey Irak’ta yeni birdevletin oluşumuna katkı ve PKK’ya destek sağlamak olan Çekiç Güç’e karşı çıkmamamız. Karşı çıkmak
şöyle dursun, kendi ayağımıza kurşun sıkarcasına, oluşumun içinde yer almamız.
5 Mart 2003’te, Barzani’nin Washington Post’a, Irak Kürdistan’ını Türkiye’den koruyun ilanı vermesi.
Barzani’nin babası, Molla Mustafa Barzani’nin, ta 1966’da “Kürdistan haritasını dünya milletlerine kabul
ettireceğiz. Irak’tan sonra ikinci mücadele cephemiz Türkiye olacaktır.” demesi.
[1] Nerde çalgı, orda kavgı: Beypazarı ağzında, eğlenceden başka bir şey düşünmeme, gününü gün
etme.

Türkiye’nin, “Türk askeri Irak’a girerse karşısında Amerikan askerini bulur.” diye tehdit edilmesi. Dahası,
Iraklı Kürtlerin kendi bayrakları ve paraları var. Kürtlerle iyi geçinmek Türkiye’nin stratejik çıkarınadır,denilmesi.[2]

Saddam’ın devrilmesinden sonra, Kerkük tapu kayıtlarının yakılması ve nüfus yapısının Kürt göçleriyle değiştirilmesi… Bir zamanlar %70’i bulan Türkmen nüfusunun, şimdilerde %30 olduğu söyleniyor.

4 Temmuz 2003 günü, Süleymaniye’de Türk Özel Kuvvetleri bürosuna yapılan baskınla, askerlerimizin başına çuval geçirilerek esir alınması ve bizim bu menfur olaya, “Ne notası, müzik notası mı?” anlayışıyla yaklaşmamız. Üstelik daha sonra da Mehmetçiğin başına çuval geçiren küstah ABD’li General Odierno’nun hiçbir şey olmamış gibi Türkiye’ye kabul edilip ağırlanması.

Barzani’nin gerek Amerika, gerekse Türkiye tarafından defalarca Kürdistan Hükümet Başkanı muamelesi görmesi. Dahası, bir kongrede, “Türkiye seninle gurur duyuyor!” nidalarıyla alkışlanması.

Yine küstah Barzani’nin, yollarına kırmızı halılar serilerek karşılanması ve Diyarbakır Meydanı’nın sevinç gözyaşları eşliğinde, megri megri çığlıklarıyla inletilmesi…

Türkiye’nin Kuzey Irak’a yaptığı yardımlar… Binden fazla Türk şirketinin Kuzey Irak’ı kalkındırarak ihya etmesi…

Bütün bunlar, Kuzey Irak’ta yeni bir devletin kurulmakta olduğunu, referandumun yapılacağını gözümüze sokarcasına bize anlatmadı mı?

Heyhat, Kuzey Irak deyince Kerkük gelir benim aklıma, Kerkük denilince de yüreğimi yakıp kavuran şu dizeler:

Kerkük’üm fener Kerkük,

Mum kimin yanar Kerkük,

Yağ yandı fitil kaldı,

Korkaram söner Kerkük!

Şimdi ne olacak?

Mesele, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür.

Sözü edilen bütün yaptırımlar uygulansın ama yetmez.

Yetmez!

Şimdi yapılması gereken, “Bir Gece Ansızın Gelebilirim” sözünün yerine getirilmesidir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir